Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adı Amen. Rab’bin lütfu ve barışı hepinizle olsun.
Rabbimiz İsa Mesih, sen yaralarımızı saran şefkatli kurtarıcımızsın. Kyrie eleison. Ey Rab, karanlığımızda parlayan ışığımızsın. Christe eleison. Tanrım, bizi ebedi sevgine ve merhametine kabul edensin. Kyrie eleison.
Bir an için, mutfaktaki o masayı düşünün. Akşam yemeği vakti yaklaşmış, tabaklar yerleştirilmiş, sandalyeler çekilmiş. Ama o sandalyelerden birinde oturan, babasının kulağına en son uçuş planlarını fısıldayan, zihninde AWS bulut altyapılarının ve Boeing 737’lerin mühendisliğini kuran o parlak zihin artık yok. Benjamin Vo... Sadece on beş yıllık ömrüne dünyaları sığdıran, babasıyla omuz omuza havalimanı pistlerinde uçak izleyen, Bangkok’ta acı Pad Thai noodle’larını yerken hem gözlerinden yaşlar gelen hem de katıla katıla gülen o saf çocuk. O sandalye boş kaldığında, o masa başındaki sessizlik odayı tamamen doldurduğunda... insan kalbinin nerede duracağını bilemediği o anlar gelir.
Bugün Galatyalılara yazılan mektupta Aziz Pavlus, imanın köklerine, o derin ve sarsılmaz temele dönmemizi söyler. Pavlus der ki: 'İman edenler, İbrahim’in oğullarıdır.' İbrahim’in imanı, henüz elinde hiçbir şey yokken, sadece Tanrı’nın sesine güvenmekten ibaretti. O vaat, uzak bir geleceğe uzanan bir umuttu. Benjamin’in hayatı da tam olarak böyle bir vaat gibiydi. O, sadece kodlar yazan bir dahi değildi; o, sevgisini saklamayan, dünyayı merakla kucaklayan bir çocuktu. Hatırlayın, amcası William iki felç geçirdiğinde, o on beş yaşında, kimseye söylemeden, en değerli varlığı olan kumbarasını hiç düşünmeden sunmaya hazırlandığı o anı... O paraya gerçekte hiç ihtiyaç kalmamıştı, amcasının sigortası vardı ve o kumbara hiç kırılmadı, hiç açılmadı. Ama o niyet... O saf, karşılıksız 'benim olan ne varsa senindir' diyen çocuk yüreği, işte İbrahim’in o dağdaki sadakati gibi kokuyordu. Ben, her şeyini vermeye hazırdı çünkü sevgisini hesaplamayı bilmezdi.
İncil’de bugün, İsa’nın karşısına çıkan kalabalığın ne kadar şüpheci olduğunu görüyoruz. İsa bir cini kovduğunda, bazıları hemen taş atmaya kalkıyor: 'O bunu Beelzebul’un gücüyle yapıyor' diyorlar. İnsan kalbi acı çektiğinde, şüphe duymak ne kadar da kolaydır, değil mi? 'Neden bu böyle oldu? Neden bu güç burada durmadı?' diye sormak ne kadar da doğaldır. İsa ise onlara çok net bir şey söyler: 'Eğer ben cinleri Tanrı’nın parmağıyla kovuyorsam, bilin ki Tanrı’nın Egemenliği üzerinize gelmiştir.'
Tanrı’nın parmağı... Büyük gürültülerle, fırtınalarla değil; bazen bir çocuğun tebessümünde, bazen bir havalimanı camından dışarıyi izleyen sakin bakışlarında, bazen de rüzgârda sallanan bir uçak kanadında kendini gösteren o sessiz, o dokunulmaz güç. Benjamin’in o kısa ama dolu ömrü, işte o parmak izleriyle doluydu. O, tren camından dışarıyı izlerken, kardeşi Ryan’la yan yana otururken, sanki bu dünyanın ötesindeki başka bir güzelliği görüyor gibiydi.
Sevgili Alan ve Thao, biliyorum, o boşluk bazen göğsünüze çöken demirden bir ağırlık gibi. O gece yarısı uyanıp evdeki o derin sessizliği dinlediğinizde, 'Neden?' diye soruyorsunuz. Babacığım Alan, o rüyanı hatırlıyorum... Hani o Knott’s Berry Farm’daki Xcelerator roller coaster’ında Ben’le birlikte olduğunuzu gördüğün o anı, ya da o yeşil şortuyla yanına gelip 'Ba ơi, test nào con cũng qua hết. Con tự thở được bình thường mà... sao con lại bị như vầy?' dediği o rüyayı. O sıkışmışlığı, o 'Ben neden buradayım?' deyişini kalbinizde hissediyorsunuz. Ve sen, sevgilim Mẹ Thao, gecenin bir yarısı 'Mẹ' diye seslenen o hayali duyduğunda kalbinin nasıl sızladığını sadece sen biliyorsun.
Ve belki de aranızda, bu acının yükünü taşırken kulaklarında çınlayan o haksız, o ağır soruyu taşıyanlar var: 'Acaba bir şey eksik mi yaptık? Acaba daha dikkatli olsaydım...' Lütfen bu taşı omuzlarınızdan indirin. İsa’nın dediği gibi, ne bu çocuk günah işledi ne de anne babası. Bazı acılar ne bir eksiklikten ne de insan iradesinin yetersizliğinden gelir; onlar bu düşmüş dünyanın rüzgarlarıdır. Siz Benjamin’e dünyadaki en kusursuz, en sıcak, en koruyucu yuvayı verdiniz. Siz onun 'Con Chim Airlines' hayallerine ortak oldunuz, onunla dünyanın dört bir yanını gezdiniz, Lourdes’e, Vatikan’a kadar onunla birlikte adım attınız. Siz hiçbir şeyi eksik yapmadınız. Tanrı sizi suçlamıyor; Benjamin de sizi suçlamıyor. O, sizin kollarınızda büyüdüğü için sonsuza dek şanslıydı.
Ryan, kardeşim... Sen ağabeyinin o en sadık yoldaşıydın. Biliyorum, o robotics sınıfı, o birlikte hayal ettiğiniz Cybertruck’lar şimdi çok sessiz. Ama unutma ki ağabeyin Ben, senin kalbinin en derin köşesinde yaşıyor. O gökyüzünden geçen her 737’nin motor sesinde sana göz kırpıyor. Güçlü ol, onun yarım kalan o meraklı bakışını kendi hayatında yaşatmaya devam et.
Bugülün mezmurunda ne diyor? 'Rab, antlaşmasını sonsuza dek anımsar.' Tanrı Ben’i unutmadı. Ve Benjamin’in sevgisi bu dünyada sönmedi. Cà Mau’da onun adıyla açılan o temiz su kuyusu, o 'Giếng Gioan Baotixita', bugün çöl gibi yanan topraklara su veriyor. Ben’in o orta adı Đại Dương – 'Büyük Okyanus' – şimdi gerçekten de başkalarının hayatını sulayan bir pınar oldu. O, yalnızca gökte bir melek değil, yeryüzünde susayanların duası oldu.
Kiliseden dışarı adım atarken, yanınıza sadece şunu alın: Sevgi asla ölmez. Benjamin şimdi o en yüksek göklerde, hayalini kurduğu o ebedi uçuşların huzurunda, babası için, annesi için, kardeşi için dua ediyor. Başınızı kaldırın; gökler kapalı değil. Ve o sevgi, sizi ebediyen bir arada tutacak. Amin.
For the intentions entrusted to Ben on our prayer wall:
Kurtarıcı'nın buyruğu üzerine ve ilahi öğretiyle biçimlenmiş olarak, cesaretle diyoruz:
Göklerdeki Pederimiz, adın yüceltilsin. Hükümranlığın gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin yerine gelsin. Günlük ekmeğimizi bugün bize ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de suçlarımızı bağışla. Bizi günaha sürükleme ve bizi kötü olandan kurtar. Amin.
Rab sizi bereketiyle sarsın, yüzünü üzerinize çevirsin ve size ebedi barışını versin. Amin.
✝ May almighty God bless you: the Father, and the Son, and the Holy Spirit. Amen.