Peder, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla. Bugün, Rabbimiz İsa Mesih'in bizi kendi Haç'ını taşımaya ve O'nun ardından gitmeye çağırdığı bu kutsal günde, O'nun tesellisi ve esenliği hepimizle olsun.
Rab bize merhamet et. Mesih bize merhamet et. Rab bize merhamet et.
Bir uçağın motorundaki o görünmez ama muazzam ateşi hayal edin…
O uçak, pistte sessizce dururken bile içinde bir güç barındırır. Ama havalanması için o içten yanan ateşin, o itici gücün devreye girmesi gerekir. Bugün Yeremya Peygamber’in dilinden dökülen o sarsıcı sözlerde, tam da böyle bir ateşi duyuyoruz: “Rabb'in sözü içimde ateş gibi yanıyor, kemiklerime hapsolmuş; onu içimde tutmaktan yoruldum, artık dayanamıyorum.”
Bu ateş, sadece bir coşku değildir. Bu ateş, bazen bir sızıdır. Bazen bir yük, bazen de kaçmak isteyip de kaçamadığınız bir gerçektir.
Bugün, takvimlerimize baktığımızda, Benjamin Vo’nun, bizim sevgili Ben’imizin aramızdan ayrılışının üzerinden yaklaşık iki ay geçtiğini görüyoruz. 13 Haziran 2026… O günden bu yana geçen bu altmış küsur gün, zamanın bazen ne kadar ağır, bazen de ne kadar sessiz akabileceğini öğretti bize. Alan, Thao, sevgili Ryan… İki ay, dışarıdaki dünya için sadece bir takvim yaprağı olabilir. Hayat dışarıda akıp gidiyor, uçaklar kalkıyor, insanlar aceleyle bir yerlere yetişiyor. Ama sizin evinizde, o boş kalan sandalyenin önünde, o sessiz odanın kapısında, zamanın nasıl durduğunu biliyorum.
Gerçeği dürüstçe söyleyelim: İki ay geçmiş olması özlemi azaltmadı. Aksine, o ilk günlerin uyuşturucu şoku dağıldıkça, yokluğun keskin kenarları kalbinize daha çok batmaya başladı. İnsan bazen Yeremya gibi haykırmak istiyor: “Rab, beni aldattın!” Neden bu kadar erken? Neden bu kadar zeki, bu kadar nazik bir çocuk? Neden bizim ailemiz?
Bu sorular, Yeremya’nın kemiklerine hapsolmuş o ateş gibi, sizin de içinizi yakıyor. Ve biz bugün, bu kutsal ayinde, o ateşi söndürmeye değil, o ateşin içinde Tanrı’nın nasıl yanınızda durduğunu görmeye geldik.
Bugün okuduğumuz Müjde’de, havarilerin lideri Petrus’un büyük bir sarsıntı yaşadığını görüyoruz. İsa, acı çekeceğini ve öleceğini söylediğinde Petrus, “Tanrı korusun Rab! Bu senin başına asla gelmeyecek!” diyor. Petrus’un bu sözü, aslında hepimizin içindeki o insani sestir. Biz de Benjamin hastalandığında, o zor günlerde aynı şeyi söyledik: “Tanrı korusun! Bu olamaz! Bu onun başına gelmemeli!”
Ama İsa’nın cevabı çok sert ve düşündürücüdür: “Ardına git Şeytan! Sen benim için bir engelsin; çünkü Tanrı gibi değil, insan gibi düşünüyorsun.”
İnsan gibi düşünmek nedir? İnsan gibi düşünmek, hayatı sadece bu dünyadaki yıllarla, başarılarla ve fiziksel varlıkla sınırlı görmektir. Tanrı gibi düşünmek ise, bir hayatın değerini o hayatın uzunluğuyla değil, o hayatın içindeki sevginin ve ışığın derinliğiyle ölçmektir.
Benjamin Đại Dương Vo, sadece on beş yıl yaşadı. Ama o on beş yıla, birçok insanın seksen yılda sığdıramayacağı bir merak, bir zeka ve en önemlisi bir şefkat sığdırdı.
Onun o muazzam zekasını düşünün. On dört yaşında bir çocuğun yapay zekayla, bulut sistemleriyle, AWS dünyasıyla bir usta gibi ilgilenmesi… Babası Alan ile aynı teknolojik dili konuşması, onun adeta bir “fotokopisi” olması… Bu, sadece bir yetenek değil, Benjamin’in içindeki o keşfetme ateşinin bir yansımasıydı. O, dünyayı anlamak, çözmek ve daha iyi bir yer haline getirmek isteyen bir ruhtu.
Ve o meşhur “Con Chim Airlines” (Kuş Havayolları) hayali… Hatırlıyor musunuz, bu ismi her söylediğinde nasıl kıkırdardı? O parlak gülümsemesiyle, gökyüzünde kendi havayolu şirketini kurduğunu hayal ederdi. Benjamin uçakları, özellikle de Boeing 737’leri çok severdi. Babasıyla havaalanlarında saatlerce “uçak gözlemciliği” yapardı.
Bugün, İsa’nın “Haçını al ve ardımdan gel” sözüyle Benjamin’in uçaklara olan tutkusunu birleştirelim. Haç, sadece bir acı sembolü değildir; haç, yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir köprüdür. Benjamin, kendi haçını o kadar büyük bir zarafetle ve sessiz bir güçle taşıdı ki, o haç onun kanatları oldu. O, şimdi hayalini kurduğu o “Con Chim Airlines”ın çok ötesinde, Tanrı’nın sonsuz maviliklerinde süzülüyor. Artık hiçbir motorun gücüne ihtiyacı yok, çünkü o artık sevginin bizzat kendisiyle uçuyor.
Aziz Pavlus, Romalılara yazdığı mektupta şöyle der: “Bedenlerinizi diri, kutsal, Tanrı'yı hoşnut eden bir kurban olarak sunun.”
Benjamin’in hayatında bu “diri kurban”ın en güzel örneğini, o küçük kumbarasında görüyoruz. Amcası William’ın rahatsızlığını duyduğunda, kimseden akıl almadan, kimse ona sormadan ortaya koyduğu o teklifi hatırlayın: “Bütün kumbaramı amcam için verebilirim.”
O kumbarayı kırmadı. Parayı eline alıp dağıtmadı. Ama o niyet, o teklif… İşte Pavlus’un bahsettiği “ruhsal tapınma” budur. Bir çocuğun, sahip olduğu her şeyi bir başkasının iyiliği için vermeye hazır olması, Tanrı’nın gözünde en büyük kurban töreninden daha değerlidir. Benjamin, o on beş yıllık ömründe, kalbini her zaman başkaları için açık tuttu.
Sevgili Alan, sevgili Thao… Bir evladı kaybetmenin ardından gelen o sessiz gecelerde, zihninizde yankılanan o fısıltıları biliyorum. “Acaba bir şeyi mi kaçırdık? Acaba daha fazla ne yapabilirdik? Neden biz?”
Bugün, bu kutsal ambonun önünde, Rab’bin şu gerçeği yüreğinize fısıldamasına izin verin: Siz hiçbir şeyi kaçırmadınız. Siz Benjamin’e bir çocuğun sahip olabileceği en güzel, en sevgi dolu hayatı verdiniz. Onunla dünyayı gezdiniz, onunla uçakları izlediniz, onun dehasını her gün alkışladınız.
Bazen hastalıklar, bu dünyanın kırılmışlığından dolayı gelir. İsa, doğuştan kör olan adam için ne demişti? “Ne kendisi günah işledi, ne de anne babası.” Benjamin’in hastalığı da sizin bir hatanız veya eksikliğiniz değildi. Bu, hiçbir insanın kontrol edemeyeceği, hiçbir dikkatin engelleyemeyeceği bir durumdu. Lütfen o ağır suçluluk taşını yüreğinizden indirin. Benjamin sizi suçlamıyor. Aksine, o rüyalarınızdaki gibi, size sevgiyle ve minnetle bakıyor.
Babanın gördüğü o güzel rüyayı hatırlayalım: Benjamin ile bir dondurma kuyruğunda bekliyorsunuz ve dondurmanın parasını Benjamin ödüyor.
Bu rüya ne kadar derin bir anlam taşıyor, biliyor musunuz? Bu dünyada anne ve babalar çocuklarına bakarlar, onların masraflarını karşılarlar. Ama göklerde, Benjamin artık bir “alıcı” değil, bir “verici”dir. O dondurmayı ödemesi, onun artık ebedi huzurda, Tanrı’nın ziyafet sofrasında olgunlaştığının, güçlendiğinin ve size oradan bereket sunduğunun bir işaretidir. O, “Baba, artık ben iyiyim, ben güçlüyüm ve şimdi ben size bakıyorum” diyor.
Sevgili Ryan, ağabeyin senin en büyük kahramanındı. Onunla paylaştığın o oyunlar, o hayaller, o matching (eşleşen) turuncu tişörtlerinizle çekildiğiniz fotoğraflar… Hepsi senin kalbinde birer hazine olarak kalacak. Ağabeyin şimdi göklerde, ama onun o pes etmeyen, “denemek her şeydir” diyen azimli ruhu senin içinde yaşamaya devam ediyor. Sen şimdi onun için, kendin için ve ailen için güçlü durmalısın. Ne zaman bir uçak görsen, ne zaman bir matematik sorusuyla uğraşsan, bil ki Ben senin hemen yanındadır.
Bugün bu duaya dünyanın dört bir yanından katılan, kendi evlerinde sessizce ağır haçlar taşıyan, acı çeken tüm aileler, tüm çocuklar… Sizler de yalnız değilsiniz. Rab sizin de döktüğünüz o sessiz gözyaşlarını görüyor. Benjamin ve onun gibi on beş yaşında göçen Aziz Carlo Acutis, şimdi göksel tahtın önünde el ele vermiş, sizin için dua ediyorlar. Onlar, gökyüzünün o parlak yıldızları gibi, karanlık gecelerinizde size yol gösteriyorlar.
Benjamin’in adı bugün Cà Mau’da bir su kuyusunda yaşıyor: “Giếng Gioan Baotixita”. O kuyu, Benjamin’in o tertemiz kalbi gibi insanlara hayat veriyor. Bir çocuk gider, ama onun sevgisi bir pınar gibi akmaya devam eder. O kuyu, Benjamin’in “Đại Dương” (Büyük Okyanus) olan isminin, bir damla suyla nasıl bir hayata dönüştüğünün kanıtıdır.
Bugün Müjde’de İsa şöyle diyor: “Canını kurtarmak isteyen onu yitirecek, ama canını benim uğruma yitiren onu bulacaktır.”
Benjamin, canını bu dünyada yitirmiş gibi görünebilir. Ama o, canını Mesih’in kollarında, o ebedi sevgide buldu. O, şimdi gerçek hayatın ne olduğunu biliyor. O, şimdi Boeing 737’lerin çıkamayacağı yüksekliklerde, Tanrı’nın yüceliğini seyrediyor.
Bu homiliden çıkarken, yanınızda taşımanızı istediğim küçük bir şey var. Bugün evinize döndüğünüzde, bir an durun ve Benjamin’in o dondurma kuyruğundaki cömertliğini hatırlayın. Birine nazik bir söz söyleyin. Birine karşılıksız bir iyilik yapın. Benjamin’in o küçük kumbarasındaki o büyük sevgi ateşini, kendi hayatınızda yakın.
Ve Alan, Thao, Ryan… Ne zaman kendinizi yalnız hissetseniz, o motorun içindeki görünmez ateşi hatırlayın. Benjamin’in sevgisi, sizin hayatınızın itici gücü olmaya devam edecek. O, sizi terk etmedi; sadece daha yüksek bir irtifadan sizi izliyor.
Benjamin Đại Dương Vo, sen şimdi o en yüksek göklerde, Tanrı’nın sonsuz esenliğindesin. Bizim için dua et. Ailen için, kardeşin Ryan için o göksel pencerenden sevgiyle bakmaya devam et.
Sonsuz huzur içinde uyu, sevgili çocuk. Senin o braces’lı (diş telli) gülümsemen, kalbimizde sonsuza dek parlayacak.
Amen.
For the intentions entrusted to Ben on our prayer wall:
Kurtarıcı'nın buyruğu üzerine ve ilahi öğretiyle biçimlenmiş olarak, cesaretle diyoruz:
Göklerdeki Pederimiz, adın yüceltilsin. Hükümranlığın gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin yerine gelsin. Günlük ekmeğimizi bugün bize ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de suçlarımızı bağışla. Bizi günaha sürükleme ve bizi kötü olandan kurtar. Amin.
Rab sizi kutsasın ve korusun. Yüzünü size aydınlatsın ve size huzur versin. Peder, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla. Amin.
✝ May almighty God bless you: the Father, and the Son, and the Holy Spirit. Amen.